Fenerbahçe’nin yıldız futbolcusu Alex, Brezilyalıdır, anadili Portekizcedir. Beşiktaş’ın on numarası Delgado, Arjantinlidir, anadili İspanyolcadır. Şilili Tello’nun da anadili İspanyolcadır. Galatasaray’ın büyük transferi Müslüman Keita’nın memleketi Fildişi Sahilleri’dir, anadili Fransızcadır. Bu sezon Trabzonspor’dan Manisa’ya transfer olan İsaac Nijeryalıdır, anadili Pidgin İngilizcesidir. Örnekleri artırmaya gerek yok. Gelelim meselenin bizi ilgilendiren tarafına...
ÖNCE tavrımı belli edeyim: Kürtçe Anadolu’nun zenginliğidir. Bizim kültürümüzdür. Batı’nın dünyayı tek tip kültür haline getirmesine ne derece karşı çıkıyorsak, dünyanın her tarafındaki etnik dillerin/kültürlerin yaşamasını da hararetle savunmalıyız. Yani, Kürtçeye sahip çıkmalıyız. Ülkemizde ne kadar farklı dil varsa hepsini koruma altına almalıyız. Bu girişten sonra kışkırtıcı bir soru sorabilirim: Basketbol Milli Takımı’nın teknik direktörü Sırp Bogdan Tanjeviç niye Türkçe bilmiyor? Sorunun yanıtından önce size tanık olduğum absürd bir olaydan bahsetmeliyim: Kamerunlu Rigobert Song Galatasaray’da futbol oynarken sık sık TV ekranlarına çıkıp, spor muhabirlerinin sorularını Fransızca yanıtlıyordu. Bir gün arkadaşın biri Song’u dinlerken şu yorumu yaptı: “Adam boşuna büyük futbolcu olmamış; bakın kendini ne güzel geliştirmiş; anadili gibi Fransızca konuşuyor!” Arkasından bir de yorum yaptı: “Eee adamlar işi biliyor; Avrupa’da top oynayacaksan dilini de öğreneceksin.” Dayanamayıp sordum: Song’un anadili nedir? Arkadaşım Song’un Kamerunlu olduğunu biliyordu. Fakat Kamerun’un dilinin ne olduğu bilmiyordu. Kamerun’un resmi dili Fransızcadır. Bizim arkadaş sanıyordu ki Afrikalı Song’un anadili “Kamerunca!” Bugün dünyada 29 ülkenin (ki bunun 21’i Afrika ülkesidir) anadili Fransızcadır... Dünyada 22 ülkenin resmi dili ise İspanyolcadır. Hangi ülkeler yoktur ki dileri İspanyolca olan; Meksika, Uruguay, Venezüella, Küba, Arjantin, Bolivya, Şili, Kolombiya, El Salvador vs... İngilizceyi merak ettiniz mi? ABD, Singapur, Kanada, Yeni Zelanda, Avustralya, Malezya, Namibya, Nijerya, Eritre vs. diye liste uzar gider. İşin özeti şu: Kim nereyi sömürge yaptı ise dilini oraya dayatmıştır. Bunun bir tek istisnası vardır: Biz! Yani; -bugün artık söylediğimiz zaman neredeyse faşistlikle itham edilir hale geldiğimiz- Türkler. Biz Çılgın Türkler... Kimse Osmanlı gibi yapmadı Kışkırtıcı Tanjeviç sorusunu unutmuş değilim. Tanjeviç’in neden Türkçe bilmediği sorusunu kasıtlı sordum. Tanjeviç’in memleketi Sırbistan 350 yıl Osmanlı egemenliğinde kaldı. Bilinir ki, bir kültürü benimsemenin/benimsetmenin süreci üç kuşaktır. Sırbistan’da 350 yılda kaç kuşak gelip geçti; bu kuşaklar Türkçe öğrenmedi; dilleri Sırpçayı konuştular. Bunun nedeni Osmanlı’nın idari/yönetim anlayışıydı. Osmanlı ele geçirdiği topraklarda kimsenin diline, dinine karışmadı. Bu nedenle, Bulgarlardan Romenlere, Arnavutlardan Sırplara kadar onca Balkan ülkesi dillerini bugüne taşıyabildi. Bugün Avrupa Birliği’nin resmi dilleri arasında bazı Balkan ülkelerinin isimleri varsa bu Osmanlı’nın hoşgörüsü sayesinde oldu. Osmanlı; İngilizlerin, Fransızların, İspanyolların, Portekizlilerin, Hollandalıların yaptığını aynen uygulasaydı inanın Sırbistanlı Tanjeviç çok iyi Türkçe konuşurdu! Ya da tersini yazalım: Sırbistan’ı İspanyollar 350 yıl boyundurukları altında tutsalardı; Sırpların dili İspanyolca, dini/mezhebi Katolik olurdu! Alex’in anadili Bu bilgilerden sonra Fenerbahçeli Alex’in neden Kürtçe bilmediği sorusuna geçebiliriz. Alex’in ülkesi Brezilya’nın resmi dili Portekizce. Sırbistan kaç sene Osmanlı egemenliğinde kaldıysa, üç aşağı beş yukarı Brezilya da o kadar yıl Portekiz sömürgesi olarak yaşadı. İkisi de 19’uncu yüzyılda özgürlüğe/bağımsızlığa kavuştu. Portekiz miras olarak Alex’e; dili Portekizceyi ve dini Katolik inancını bıraktı. Osmanlı ise Tanjeviç’e sadece büyük devrimci Fatih Sultan Mehmed’in fermanını bıraktı: “Ben, Fatih Sultan Han burada tüm dünyaya duyururum ki, bu fermanla tüm Bosna Fransiskanları benim korumam altındadır. Ve; kimse bu insanları veya kiliselerini incitmeyecek ve zarar vermeyecektir. Benim ülkemde barış içinde yaşayacaklardır.” Sırp Tanjeviç’in ataları bu fermanla dilini ve dinini özgürce yaşadı. Geliniz bu noktada tarihi tersine çevirip bir kurgu yapalım: Eğer Brezilya’yı; Portekizci denizci Pedro Alvares Cabral değil de, Osmanlı Kaptan-ı Deryası Piri Reis fethetseydi ne olurdu? Piri Reis hemen Fatih’in fermanını hayata geçirirdi. Yani Fenerbahçeli Alex anadilini konuşurdu. Peki Alex’in anadili neydi? Ne yazık ki Brezilyalı yerlilerin/halkların sömürge öncesi konuştuğu diller bugüne gelemedi; yok olup gitti. Osmanlı Brezilya’yı keşfetseydi, Alex’in dili bugün kaybolmayacaktı kuşkusuz. Ya da, eğer Alex’in ataları Afrika’dan köle olarak getirildiyse, anadili atalarının konuştuğu bir yerel dil olacaktı. Yani Alex’in dili, tıpkı Osmanlı himayesinde rahatça kullanılan dillerden biri olabilirdi: “Sırpça”, “Kürtçe”, “Ermenice”, “Rumca”, “Bulgarca”, “Lazca” gibi... Alex’in konuştuğu dil bir tek Türkçe olamazdı!.. Peki gelelim sonuca... Bir pazar günü bu zorlama benzetmeleri niye yazdık? Çünkü TV’lere çıkan herkes “Ağzı olan konuşuyor” misali neler söylüyor. Tarihsel gerçekler ortada iken; her fırsatta, tarihimizi, inançlarımızı, kültürümüzü, hoşgörümüzü küçümseyip; kendimizi değersiz bir varlık gibi hissetmemize yol açıyorlar. Bizi biz yapanları değersizleştirmek için yoğun bir mesai içindeler? Niye? Gelinen bu durumu, “toplumsal değerlere yabancılaşan aydın tavrı” diye kolay/yüzeysel bir değerlendirme yaparak savuşturmak biraz saflık olmaz mı?
Uykudan önce isyan masalları
ANADOLU ’da Türkler ve Kürtler bin yıldır koyun koyuna yaşıyor. Bin yıllık kardeşlik unutturulmak isteniyor sanki. Bazı Kürt aydınlar TV’lere çıkıp “İlk taşı biz atmadık” diyecek kadar tarihi sulandırıyor. 19’uncu yüzyıl başında başlayan Kürt ayaklanmaları, sanki despotluğa karşı bir isyanmış gibi anlatılıyor. Ne kadar ayıp. Kürt derebeyleri topraklarının ellerinden alınmasına karşı çıktılar; hepsi bu. Üstelik Osmanlı sadece Kürt derebeyliklerini değil Balkanlar’daki Türk derebeyliklerini de dağıttı. Doğu’da Bedirhani Bey’i tasfiye ettiyse Batı’da da Tepedelenli Ali Paşa’yı ortadan kaldırdı. Osmanlı, feodal derebeylere son vererek yeni bir devlet yapılanmasına gitti. Derebeylikleri yıkıp ortaçağa son verip Rönesans’ın yolunu açan Avrupa gibi “modern” olmak istediği için yaptı bu tasfiyeyi. Hepsi bu. Tanzimat Fermanı hangi ihtiyacın sonucu doğdu? Gerek Türk gerekse Kürt derebeyleri “yeni döneme” karşı durdular. İsyanın nedeni budur. Daha ortada milliyetçiliğin “m”si bile yokken TV’lere çıkıp nasıl ahkâm kesiyorlar anlamak zor. Bunlar neyin uzmanı? Osmanlı nezdinde Türk’ün Kürt’ten, Kürt’ün Türk’ten hiçbir farkı yoktur; bunu bilmeyen mi var hâlâ. Hissiyatla, hamasetle tarih yazılabilir mi?
Kürtlerin resmi tarih tezi herkese hayırlı olsun
DENİYOR ki “Kemalistler ‘Türkçe konuş’ diyerek Kürt halkına baskı uyguladı.” Ne zaman yaptı bunu? Kimi diyor ki, Şeyh Said ayaklanmasından sonra. Breh... Breh... Breh... İsyan 1925 yılında oldu. “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası ise 1933 yılında. Demek Ankara, sekiz yıl ne yapacağını düşündü! Şaka bir yana, daha önce bu sayfada yazdım. 1933 yılında, İstanbul’daki yabancı Wagons-Lits Şirketi görevlisi Naci Bey’in Türkçe konuştuğu için işten atılmasını protesto eden Milli Türk Talebi Birliği mensubu öğrenciler “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası başlattı. Ardından Bulgaristan’daki Türk mezarları tahrip edilince, bu kampanya ülke genelinde yaygınlaştı. Mitingler yapıldı. Hatta bazı göstericiler azınlık mezarlarını tahrip etmek isteyince güvenlik güçlerince zorla durduruldu. Bu olayın ne ilgisi vardı; Kürtçe konuşmayla! Ayrıca... “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası iktidarın halka değil; sokağın iktidara dayattığı bir sonuçtur. TV’lerde dile getirilen bu tür gayriciddi iddiaların bir amacı var: Kürtlerin “resmi tarih tezini” oluşturmak. Biz yıllardır Türk resmi tarih tezine karşı yazıp çiziyoruz; bir de şimdi karşımıza Kürt resmi tarih tezi çıktı; iyi mi? Cemşid Bender (Mehdi Halıcı), Anadolu’daki tüm kültürel varlıkların hepsinin Kürt kökenli olduğunu iddia ederdi. Çok da kitap yazdı. Örneğin, Türk Sofrası diye bir mutfağın bulunmadığını, buradaki tüm yemeklerin Kürt yemekleri olduğunu söylerdi. “Yapma Cemşid Ağabey, Anadolu uygarlıklar beşiği, herkes sofraya kendinden bir tabak yemek koydu; siz nasıl hepsinin Kürt yemeği olduğunu söylersiniz” derdik. O iddiasından vazgeçmezdi. Özellikle yoğurt konusuna çok takıntılıydı. Kaşgarlı Mahmud’un “Divan-ı Lügat’üt Türk” ve Yusuf Has Hacib’in “Kutadgu Bilig” adlı eserlerinde bugünkü anlamında yoğurt kelimesinin kullanıldığını söyleyerek tezine karşı durduğumuzda bizi dinlemek istemezdi. Nur içinde yatsın; iyi adamdı; bu toprakların aydınıydı. Victor Hugo’un bir sözü vardır: İyi olmak kolaydır, zor olan adil olmaktır.
Bu vahşetin emrini kim verdi
CNN TÜRK’te altı yıldır Türkiye’nin sözlü tarih çalışması olan “Oradaydım” adlı belgeseli yapıyoruz. Geçen yıl başımızı “belaya” soktuk! 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan vahşeti, eski milletvekili Nurettin Yılmaz’a anlattırdık. Hakkımızda 301’inci maddeden dava açıldı. Biz öyle dünya ve Türkiye medyasını “Bizi yargılıyorlar” diye ayağa kaldırmayı bilmediğimizden (!), mahkemeye gidip kendimizi savunduk ve beraat ettik. Haberi alan bazı taraflı gazeteler olayın üzerine gitti. Öyle ya aradan yıllar geçmiş ve hâlâ birileri Diyarbakır Cezaevi’ni belgesel yaptığı için yargılanıyordu. Ancak, belgeseli bizim yaptığımız ortaya çıkınca duraladılar. Yine de haberini yaptılar; tabii bizim adımızı vermeden!.. Bu anekdotu niye yazdım? Diyarbakır Cezaevi kapatıldı. Ardından tartışma başladı; müze olsun diyenler çıktı. Diyarbakır Cezaevi vahşeti 12 Eylül darbesinin yıldönümünde de sık sık dile getirildi. İyi de yapılıyor. Çünkü insanlık suçu olan bu vahşet tarihimizin en büyük ayıplarından biridir. TV’lere çıkıp konuşanlar, gazetelerde makale yazanlar, Diyarbakır Cezaevi vahşetini Türkiye’ye ilk duyuran yayın organının hangisi olduğu yazmıyorlar. Niye? Bilmiyorlar mı? Biliyorlar, çok iyi biliyorlar. “Diyarbakır Cezaevi’nde Allah Yok!” manşetiyle/kapağıyla bu insanlık suçunu Türkiye’ye ilk duyuran yayın organı 2000’e Doğru dergisi oldu. Tarih: 12 Temmuz 1987. Durun, bir sözüm daha var: Kürt Açılımı konuşulup tartışılıyor. İyi de oluyor. Turgut Özal’ın Kürt meselesine ne kadar demokrat, ne kadar liberal baktığı söyleniyor. Eğer ömrü yetseymiş bu sorunu çözebilirmiş. Çözer miydi bilmem; on yıllık iktidarında (1983-1993) çözemedi. Meselem bu değil; benim anlamadığım başka bir konu var. Bugünlerde hep Diyarbakır Cezaevi vahşetinden bahsediliyor. Ancak kimse o dönemdeki Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanı’nın kim olduğunu söylemiyor. Ben yazayım: Kemal Yamak! Kenan Evren’in özel isteğiyle bölgeye gönderildi. Kemal Yamak vahşetin bir numaralı sorumlusudur. Peki Kemal Yamak emekli olduktan sonra ne yaptı? Turgut Özal Başbakanlığı döneminde Yamak’ı önce Başbakanlık Danışmanı olarak yanına aldı. Sonra Çankaya Köşkü’ne çıktığında ise Kemal Yamak’ı Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’ne getirdi. Bugünlerde; bazı aydınlar bir yanda Diyarbakır Cezaevi vahşetini yazıyor diğer yanda yardımcılığını Kemal Yamak’ın yaptığı Turgut Özal’ı övüp göklere çıkarıyor. Bu ne yaman çelişki anne! Öyle ya vurun Kenan Evren’e; tek suçlu o! Son bir ekleme yapmalıyım: Hasan Celal Güzel Ağabey, TV ekranına çıkıp; ANAP olarak 12 Eylül darbesine karşı nasıl kahramanca mücadele verdiklerini söyleyerek, hasta yatağımda bile kahkaha atmama neden oldu ya artık ne diyeyim, Allah ondan razı olsun. Bir biz öğrenemedik şu darbelere karşı nasıl mücadele edileceğini... Baksanıza her darbede içeride olanlar yine cezaevinde... Her darbede yıldızı parlayanlar yine pek revaçta...
O kadar çok sebebi var ki! Peki neler yapılabilir?
Omurga ve bel sağlığını genç yaşlarımızdan itibaren korumamız gerekiyor. Bu konudaki yetersiz bilgilenme, sigara alışkanlığı, duruş ve oturuş bozuklukları, hareketsiz yaşam tarzı gibi nedenlerle oluşan bel ağrıları günlük yaşamı zorlaştırıyor.
Doç. Dr. Serdar Özgen, tüm bel ağrıları içinde yüzde 3-5'inin bel fıtığından kaynaklandığını, yüzde 95'inin sebebinin bel fıtığı olmadığını söyledi.
Omurgamızda belirli bir düzende bulunan ve omurlar arasında yastıkçık görevi yapan disklerin su tutma yeteneği vardır. Bu özellik sayesinde elastik hale gelen diskler tüm vücudun yükünü emerek omurgaya hareket imkanı sağlar. Çocuklarda disk son derece elastiktir. Bu sebeple çocuklarda bel fıtığı olma olasılığı son derece düşüktür. Omurgayı günlük yaşamda kötü kullanmak, geçirilmiş travmalar, aşırı zorlamalar, genetik ve omurganın yapısal faktörleri, yaşlanma, çeşitli çevresel faktörler diskin su tutma özelliğini kaybettirebilir. Diskler, su tutma özelliğini yitirince elastikiyetini, kalitesini ve fonksiyonunu kaybeder. Üstüne binen yükü taşıyamamaya başlar. Bu da MR’da siyahlaşmış hafif taşan bir görünümle ortaya çıkabilir. Bu duruma halk arasında fıtık veya fıtık başlangıcı olarak adlandırılmaktadır.
Aslında bu nitelendirmenin yanlış olduğuna değinen Doç. Dr. Serdar Özgen şöyle konuştu:
“Çünkü biz biliyoruz ki bütün bel ağrıları içinde yüzde 3 ve 5’i gerçek bel fıtığı nedeniyledir. Yüzde 95’inin sebebi bel fıtığı değildir. Sonuç olarak disk, üstüne binen yükü iyi kaldıramadığı zaman omurlar arasındaki diğer dokulara yüklenme olur. İki omur arasındaki hareket ve düzen bozulabilir. Faset eklemleri aşırı yüklenir. Omurganın dizilimi, eğrilikleri değişir. İnstabilite dediğimiz “fizyolojik olmayan oynaklık meydana” gelebilir. İleri durumlarda bel kaymaları da ortaya çıkabilir. Bunlar da bel ağrısına sebep olabilir. Salt bozulmuş, MR’da siyahlaşmış gözüken dejenere disk hastalığı ise yüzde 5-10 arasında cerrahi müdahale gerektirir. Bel fıtığı ise iki omur arasındaki yastıkçık görevi yapan diskin, kendisini sınırlayan ve dışarı çıkmasını engelleyen dokuyu itmesi ve kendisini sınırlayan dokunun olduğu yerden çıkarak bacaklara giden sinirlere bası yapması demektir. Tüm gerçek bel fıtıklarının da sadece yüzde 15’ine cerrahi tedavi gereklidir.”
Yüzmek Omurgayı Hafifletiyor
Su kaldırma gücünden dolayı insanın omurgasını hafifletiyor. Omurganın üzerinde bir baskı oluşmuyor. Bu sayede omurganın çevresindeki tüm destekleyen kaslar ahenkli bir şekilde çalıştırarak rahatlamanız mümkün olabilir. Su aynı zamanda insanların gerginliğini de ortadan kaldırır. Ruhsal stres kas gerginliğini artırarak ağrılara neden oluyor. Bunun için sıcak su kas gerginliğini çözer. Masaj, dingin ortamlar, motivasyon sağlayan her şey kas ağrılarını hafifletirken, ruhsal gerginlik, sıcak soğuk değişimleri, cereyanda kalmak, aşırı kötü kullanmak kas spazmını artırır. Buna maruz kalanlarda genel vücut ve bel ağrıları da artar. Bu tip hastalara kas gevşetici verilmesi gerekir, ağrı kesicilerden yeterince fayda görmez, kas gevşetici, masajdan fayda görür.
Sigara Omurgaya Zarar Veriyor
Omurgadaki disklerin damarı yoktur. Diskler komşu kemikteki maddelerin damar yapısından sızmasıyla beslenir. İçilen sigara bu geçiş işlemini bozduğundan dejenere disk hastalığına sebep olur. Bu nedenle bel ağrısı olanların tüm sağlıklı insanların diskin kalitesini bozmaması için sigarayı kullanmaması öneriliyor. Üstelik sigaranın cerrahi tedavi sonrası kemik kaynamasını engellediği biliniyor. Doç. Dr. Serdar Özgen, dejenere disk hastalığında diskin elastikiyetini kaybetmesi sonucunda, üzerine binen yükü iyi taşıyamadığı için ani yük artışlarında kıkırdak ve jölemsi dokunun hapsolduğu yerden dışarı çıkarak gerçek bel fıtıklarına neden olduğunu söylüyor. Dejenerasyon, yürümeye başladıktan itabaren oluşur. Ancak MR bulgularıyla değerlendirildiğinde 30’lu yaşlardan sonra daha sık görüldüğü bilinmektedir.
Şişmanlarda Omurga Daha Hızlı Yıpranıyor
Uzun boylularda kas yapısının güçlü olmaması, omurganın mekaniği açısından ağrıya neden olabilir. Bu hastalar sadece boyları uzun olduğundan özellikle boyun, sırt, bel kaslarına çok önem vermek zorundadır. Şişmanlarda ise durum daha farklıdır. Çünkü omurgaya binen her kilo, omurga, disk ve bağ dokusunun zamanından önce yıpranmasına neden olur. Şişman hastalar belli bir düzende zayıflatılırken, kaslarının hacim ve gücünün artırılması lazım. Sadece kilo vermek yetmez. Kas yoğunluğunu da artırmak lazım. Şişmanlarda bozulmaya bağlı şikayet görülürken, osteoporoz riski az olur, kemik üstüne binen yükle doğru orantılı olarak güçlenir.
Diskin İçindeki Basınç, Ayaktayken 225 Kat Artıyor
Disk içi basıncı insan yattığı zaman 25, yürüdüğü zaman 100, oturduğu zaman 225 kat oluyor. Bunun için bel ağrıları sıklıkla masa başında çalışanlarda görülüyor. Basıncın ani artışlarında bel fıtığı daha çok oluyor. Bunun için kişilerin aynı pozisyonda 15 dakikadan fazla kalmamasını önerdiklerini belirten Doç. Dr. Serdar Özgen, “Eğer 15 dakikadan fazla aynı pozisyonda kalırsanız şikayetleriniz de, disk içi basıncınız da artar, omurganın taşıma yeteneğinde bozulmalar olur. Ofis çalışanlarının en sıklıkla yapacağı şey, aynı pozisyonda kalmamaktır. Yürüyecekler, hareket edecekler, konum değiştirecekler” dedi.
Neler Yapılmalı?
Ergonomik şartların değiştirilmesi gerekiyor, omurgaya uygun çalışma şartları yaratılmalı.
Otururken kişinin mutlaka sırtını yaslaması gerekiyor.
Bel boşluğuna uygun, çukura girecek küçük yastıklar kullanılmalı.
Otururken sağa sola eğilmeyeceksiniz, eğilirseniz basınç 300-350 ye çıkıyor.
Öne eğilmiş durumda -yüz yıkarken- sağa sola eğilmek yanlış. Çünkü bu hareket disk içi basıncı artırıyor, omurganın balansını bozuyor.
Omurgada eğrilmeler olduğu takdirde, kasılmalar ve dolayısıyla boyun, bel ve sırt ağrıları artıyor.
Sağlıklı beslenme, dinamik yaşam ve düzenli egzersiz unutulmamalı.
Freegan, free (özgür) ve vegan (vejetaryen) kelimelerinin birleşerek oluşturduğu yeni yetme bir akıma yani freeganizme tabi olan insanlara verilen isim. Freeganlar lüks tüketime ve israfa tamamen karşılar ve tabiri caizse ikinci el yemek tüketiyorlar. Bu işi de çöp karıştırarak gerçekleştiriyorlar. Bu insanlar dünyada mevcut olan tüketim çılgınlığına karşı kendilerince bir akımını sürükleyen insanlar ve gün geçtikçe sayıları artıyor.
Çöp Sağlıksız Mı? Karavandan bozma evinde çöplükten topladığı sosisleri kızartarak kendisine nefis bir akşam yemeği hazırlayan Ash Falkhingham için çöpteki tüm ürünler sağlıksız değil. Falkhingham, “Yediğim her şeyin çöplerden olması mantıklı bir yaşam seçimi. Bir süpermarket hayal edin ki; her şey bedava. Market rafları gibi. İsteyen gelip istediğini alıyor,” diyor. Freeganizmin İngiltere’deki ilk temsilcisi olan Falkhingham geçtiğimiz ekim ayından bu yana ülkeyi baştan sonra dolaşarak akımı diğer insanlara da yaymaya çalıştı. Freeganlar kendilerini evsizlerle karıştırtanlara “Benim evim dünya,” cevabını veriyor.
Tüm freeganların vejeteryan olduğunu düşünmeyin. Bazı freeganlar et ürünlerini de yiyiyor. Amerikalı genç freegan John Philips çöpün yiyecek için bir hazine olduğunu söyleyerek “Çöpten yemek sağlıksız diyorlar. İnsanlar öylesine tüketim çılgını olmuş ki paketi açılmamış olanları bile çöpe atıyor. Onlar kapitalizmin çöp kutuları olabilir, ama sosyalistlerin buzdolapları,” diyor.
Gönüllü İşsizlik “Freeganizm sadece çöpten yiyerek yaşamak mı?” diye sorulabilir. Cevap “Hayır”. Akımın takipçileri insanın kendi zamanını kontrol etme hakkı olduğuna inanıyor. Bu yüzden kendilerini kalıplara sokan, ay sonunu getirmek için onlar için çok da bir şey ifade etmeyen maaşa ulaşmak için çalışmayı reddediyorlar. Freeganların felsefelerini aktardığı internet sitesinde ‘gönüllü işsizlik’ başlığı altında bu sorunsalın nedenleri şöyle açıklanıyor: “Bizler çalışan olarak şiddet, ölüm, yok etme makinesinin çarklılarından biri haline gelmeyi reddediyoruz. Temel ihtiyaçlar giderildiği zaman alınan ekstra maaşın hiçbir anlamı yok.
Ulaşımda Freeganizm Freeganlar ekolojik dengeyi bozan taşıtlarla seyahat etmiyor. Kaykay, bisiklet gibi çevre dostu araçlar onların da dostu. Sebze yağı ile çalışan arabalar ise alternatif tercihleri. Freeganlar ev sahibi olmanın bir ayrıcalık değil o kişinin yaşamdaki hakkı olduğunu düşünüyor. Onlar terk edilmiş ya da eve dönüştürülebilecek (ağaç kovuğu, karavan vs.) her nesneyi yaşam alanı olarak kullanabiliyor.
Politik Bir Hareket Çöpe atılan yiyeceklerle besleniyor, ikinci el giysiler giyiyor, az çalışıp çok gönüllü iş yapıyorlar. Freeganizm sosyal olduğu kadar politik bir hareket olarak da yorumlanıyor. Çünkü hedef kapitalist kısır döngüyü hayata karşı freegan bir duruşla eritebilmek.
Sokaktan geçen 100 Fenerbahçe taraftarını çevirip “unutamadığınız sezon hangisiydi ?” derseniz firesiz olarak “1988-89” cevabı gelecektir. İşte o şampiyonluk bugünden tam 20 yıl önce ilan edildi... Fenerbahçe sahasında Konyaspor’u 4-1 yenip şampiyon oldu…
“Fenerbahçe futbol kaidelerine uymayacak işler yapar” denir ya,hem olumlu hem de olumsuz anlamda doğrudur.O sezon yeni baştan yaratılan kadronun böylesine çılgın bir şampiyonluk elde edeceğine kimse inanamazdı…21 futbolcudan 17`si Fenerbahçe’deki ilk şampiyonluklarını yaşıyorlardı.
Şampiyonluğun ilan edildiği Konyaspor maçı sonrası ağzımızda buruk bir tat vardı. Niye mi buruk ?
Açıklamak zor ama deneyelim.
Maç öncesi akıllarda 2 soru vardı:
1)Fenerbahçe şampiyonluğu ilan edecekti etmesine ama 100 gol barajını aşabilecek miydi ?
2) Aşarsa Golü kim atacaktı ?
Gazetelerde 100.golü kim atacak yarışmaları düzenlenmişti. Bir gazete 100.golü atacak futbolcuya bir araba hediye edeceğini ilan etmişti…
Fenerbahçe Konyaspor’a 5.golü atamadı ve 99’da kaldı…Bugünler için hayal gibi bir sayı 99 gol ! 100.golü o maçta atamadığımız için televizyonları başında,stadyumda buruk bir kitle…
Konyaspor maçında ilan edilen şampiyonluk sonrası rahmetli İslam Çupi şöyle yazmış :
“Sevgiler değişmez dozajda değillerdir. Beşiktaşlının Beşiktaş’ı sevmesi, Galatasaraylının Galatasaray’ı sevmesi bir sevgi fişeğidir ama Fenerbahçelinin Fenerbahçe’yi sevmesi Türkiye’nin en büyük kıyametidir.
İstanbul’u sabahtan itibaren Fenerbahçe’nin başkenti haline getiren Sarı-Lacivert taraftar, on saat önce girdiği statta yeri göğü inletiyor, tribünlerdeki dev korodan çıkan mevsimin en büyük gürültüsü bir Fenerbahçe marşı olarak Yuşa Tepe’sini tırmanıyor, bir vapur gibi Kadıköy’ü denizden geçerek Topkapı Sarayı’nın ne günler görmüş olan yüksek duvarlarına vurup Karaköy’ün serin ve loş akşamına düşüyordu.”
Bir hafta sonraki Sarıyer maçımız hem bizim hem de Galatasaray için önemliydi.
Biz 100.golü atmak peşindeydik.Sarıyer’ın 2 puan gerisinde ve 4.sıradaki “avrupa fatihi” Galatasaray ise ancak bizim galibiyetimiz ile Edirne ötesine geçebilecekti…
Kasap et derdinde koyun can derdinde misali bir durum.
“Fenerbahçe ,Galatasaray Avrupa’ya gitmesin diye Sarıyer’e yatacak mı ?” soruları “zaten Fenerbahçe garantiledi ,bu rahatlıkla Sarıyer’i yenemez” yorumlar ile bitiyordu.
Sarıyer maçına Sarı Kanaryalar ligi bitirmiş bir takım gibi rehavetle değil büyük bir iştahla girdiler. 100.Gol henüz 5.dakikada geldi, Turan Sofuoğlu bu onura erişti.
Maç 3-3 devam ederken Sarıyer formasını giyen Erdal Keser akıllara zarar bir gol kaçırdığını ,daha sonra Galatasaray’a döndüğünü hatırlayan kaç kişidir acaba ?
Fenerbahçe büyüklüğünü büyüklük katarak Sarıyer’ı 4-3 yendi.
Galatasaray Avrupasına gitti.
Araba mı ne oldu ? O sezon kazada hayatını kaybeden Samsunspor’a gitti...
İslam Çupi bir gün sonra şöyle yazıyordu : “Şampiyonluğunu ilan etmiş ve ligi bitirmiş bir Fenerbahçe’yi Sarıyer’e karşı galibiyet için hangi meşale ateşleyecek, hangi galibiyet meleği sonuç için onları konsantre edip filelere yollayacaktı ?
Devrede Galatasaray vardı üstelik. Ali Sami Yen Stadı’ndan çıkıp sanki bir savcı edasıyla postu Fenerbahçe santrasına sermiş bir Galatasaray seyrediyordu Sarı-Lacivertli ekibi.
Dedikodular hafta başından beri yuvarlanıyordu asfaltlarda, gazete manşetlerinde “Fenerbahçe yatacak, maçı ve üçüncülüğü Sarıyer kazanacak, Galatasaray ise gelecek yıl Türkiye içinde bir mecburi istikamete tabi tutulacaktı.”
Maç bittiği zaman basının rotatiflerinde hangi insafın hangi değerlendirmelerin döndüğünü bilmiyorum ama dar sokaklarda geniş asfaltlarda tekerlekleri dönen bir sürü otomobilde Fenerbahçe ile Galatasaray bayraklarının müşterek dalgalandıklarını gördüm.
Aslında Fenerbahçe ve Galatasaray birbirlerinin aptal dostu değil, akıllı birer düşmanı idiler.
İstanbul’da hiçbir rakibi kalmamıştı Fenerbahçe’nin. Kendisi ile dövüşüyordu, kendisi ile sevişiyordu, kendisi ile gurur duyuyordu, kendisi ile deliriyordu Fenerbahçe. Yalnız bir en büyüktü Fenerbahçe İstanbul’da."
sen siyah camların ardındakı koca yurek, gerceklerin adamı, yasanmısların ayakta kalanı. nedir seni sevdiren? sen varsın diyemi yasanıyo bu sehir? senin kalbinmi icimizde atan..... sen büyülü duslerin ardında karanlık sokaklarda beyaz bir ısık, sen susturup bir köseye attıgım kalbimin çığlıgı, sen yasadıkca buyuyen bi yürek sen uzandıkca tutamadıgım kaderimsin...
Trakyada türlü türlü teknikleri vardır, akla gelen birkaçı :))
- bize orta demlikten iki tane kaptır - peki ağabey
- markete beş çaay, sağlam olsun - taam..
- iki çaay, yakışıklı olsun - taam..
- bir çay çek - geliyo
-dayı kan takviyesine başla -aç ağzını, yum gözünü
- dört çay biri açık olsun - yeni su çektim
-"usta bana bir çay yandan çarklı olsun"
- çay ver buraya - markaları ver
- beşşş - (tkırt. tkırt.) anlaşldı
- üç çaay, akıllı olsun - taam..
-kahveye girilir. ardından selam verildikten sonra -oralet var mı? -var. -o zaman bize iki çay çek. taze olsun...
-hiç ağzını açmadan sol elin baş ve işaret parmakları halka şeklinde birleştirilip sağ elin işaret parmağı da bunun hemen üzerinde daire çizer şekilde çevrilmesi vardır ki çay bardağını ve karıştıran kaşığı simgeler. bunu anlayamayan garsona garson denmemelidir.
-çek bir tavşan kanı -geliyoo
-"fincanda alıyım açık olsun" da ilgi çeken çay söyleme tekniklerimizdendir.
-oğlum keramettin bize beş sülfirik asit pehaşı üçnoktabir olsun... Alıntıdır...................