Fenerbahçe’nin yıldız futbolcusu Alex, Brezilyalıdır, anadili Portekizcedir. Beşiktaş’ın on numarası Delgado, Arjantinlidir, anadili İspanyolcadır. Şilili Tello’nun da anadili İspanyolcadır. Galatasaray’ın büyük transferi Müslüman Keita’nın memleketi Fildişi Sahilleri’dir, anadili Fransızcadır. Bu sezon Trabzonspor’dan Manisa’ya transfer olan İsaac Nijeryalıdır, anadili Pidgin İngilizcesidir. Örnekleri artırmaya gerek yok. Gelelim meselenin bizi ilgilendiren tarafına...
ÖNCE tavrımı belli edeyim: Kürtçe Anadolu’nun zenginliğidir. Bizim kültürümüzdür. Batı’nın dünyayı tek tip kültür haline getirmesine ne derece karşı çıkıyorsak, dünyanın her tarafındaki etnik dillerin/kültürlerin yaşamasını da hararetle savunmalıyız. Yani, Kürtçeye sahip çıkmalıyız. Ülkemizde ne kadar farklı dil varsa hepsini koruma altına almalıyız. Bu girişten sonra kışkırtıcı bir soru sorabilirim: Basketbol Milli Takımı’nın teknik direktörü Sırp Bogdan Tanjeviç niye Türkçe bilmiyor? Sorunun yanıtından önce size tanık olduğum absürd bir olaydan bahsetmeliyim: Kamerunlu Rigobert Song Galatasaray’da futbol oynarken sık sık TV ekranlarına çıkıp, spor muhabirlerinin sorularını Fransızca yanıtlıyordu. Bir gün arkadaşın biri Song’u dinlerken şu yorumu yaptı: “Adam boşuna büyük futbolcu olmamış; bakın kendini ne güzel geliştirmiş; anadili gibi Fransızca konuşuyor!” Arkasından bir de yorum yaptı: “Eee adamlar işi biliyor; Avrupa’da top oynayacaksan dilini de öğreneceksin.” Dayanamayıp sordum: Song’un anadili nedir? Arkadaşım Song’un Kamerunlu olduğunu biliyordu. Fakat Kamerun’un dilinin ne olduğu bilmiyordu. Kamerun’un resmi dili Fransızcadır. Bizim arkadaş sanıyordu ki Afrikalı Song’un anadili “Kamerunca!” Bugün dünyada 29 ülkenin (ki bunun 21’i Afrika ülkesidir) anadili Fransızcadır... Dünyada 22 ülkenin resmi dili ise İspanyolcadır. Hangi ülkeler yoktur ki dileri İspanyolca olan; Meksika, Uruguay, Venezüella, Küba, Arjantin, Bolivya, Şili, Kolombiya, El Salvador vs... İngilizceyi merak ettiniz mi? ABD, Singapur, Kanada, Yeni Zelanda, Avustralya, Malezya, Namibya, Nijerya, Eritre vs. diye liste uzar gider. İşin özeti şu: Kim nereyi sömürge yaptı ise dilini oraya dayatmıştır. Bunun bir tek istisnası vardır: Biz! Yani; -bugün artık söylediğimiz zaman neredeyse faşistlikle itham edilir hale geldiğimiz- Türkler. Biz Çılgın Türkler... Kimse Osmanlı gibi yapmadı Kışkırtıcı Tanjeviç sorusunu unutmuş değilim. Tanjeviç’in neden Türkçe bilmediği sorusunu kasıtlı sordum. Tanjeviç’in memleketi Sırbistan 350 yıl Osmanlı egemenliğinde kaldı. Bilinir ki, bir kültürü benimsemenin/benimsetmenin süreci üç kuşaktır. Sırbistan’da 350 yılda kaç kuşak gelip geçti; bu kuşaklar Türkçe öğrenmedi; dilleri Sırpçayı konuştular. Bunun nedeni Osmanlı’nın idari/yönetim anlayışıydı. Osmanlı ele geçirdiği topraklarda kimsenin diline, dinine karışmadı. Bu nedenle, Bulgarlardan Romenlere, Arnavutlardan Sırplara kadar onca Balkan ülkesi dillerini bugüne taşıyabildi. Bugün Avrupa Birliği’nin resmi dilleri arasında bazı Balkan ülkelerinin isimleri varsa bu Osmanlı’nın hoşgörüsü sayesinde oldu. Osmanlı; İngilizlerin, Fransızların, İspanyolların, Portekizlilerin, Hollandalıların yaptığını aynen uygulasaydı inanın Sırbistanlı Tanjeviç çok iyi Türkçe konuşurdu! Ya da tersini yazalım: Sırbistan’ı İspanyollar 350 yıl boyundurukları altında tutsalardı; Sırpların dili İspanyolca, dini/mezhebi Katolik olurdu! Alex’in anadili Bu bilgilerden sonra Fenerbahçeli Alex’in neden Kürtçe bilmediği sorusuna geçebiliriz. Alex’in ülkesi Brezilya’nın resmi dili Portekizce. Sırbistan kaç sene Osmanlı egemenliğinde kaldıysa, üç aşağı beş yukarı Brezilya da o kadar yıl Portekiz sömürgesi olarak yaşadı. İkisi de 19’uncu yüzyılda özgürlüğe/bağımsızlığa kavuştu. Portekiz miras olarak Alex’e; dili Portekizceyi ve dini Katolik inancını bıraktı. Osmanlı ise Tanjeviç’e sadece büyük devrimci Fatih Sultan Mehmed’in fermanını bıraktı: “Ben, Fatih Sultan Han burada tüm dünyaya duyururum ki, bu fermanla tüm Bosna Fransiskanları benim korumam altındadır. Ve; kimse bu insanları veya kiliselerini incitmeyecek ve zarar vermeyecektir. Benim ülkemde barış içinde yaşayacaklardır.” Sırp Tanjeviç’in ataları bu fermanla dilini ve dinini özgürce yaşadı. Geliniz bu noktada tarihi tersine çevirip bir kurgu yapalım: Eğer Brezilya’yı; Portekizci denizci Pedro Alvares Cabral değil de, Osmanlı Kaptan-ı Deryası Piri Reis fethetseydi ne olurdu? Piri Reis hemen Fatih’in fermanını hayata geçirirdi. Yani Fenerbahçeli Alex anadilini konuşurdu. Peki Alex’in anadili neydi? Ne yazık ki Brezilyalı yerlilerin/halkların sömürge öncesi konuştuğu diller bugüne gelemedi; yok olup gitti. Osmanlı Brezilya’yı keşfetseydi, Alex’in dili bugün kaybolmayacaktı kuşkusuz. Ya da, eğer Alex’in ataları Afrika’dan köle olarak getirildiyse, anadili atalarının konuştuğu bir yerel dil olacaktı. Yani Alex’in dili, tıpkı Osmanlı himayesinde rahatça kullanılan dillerden biri olabilirdi: “Sırpça”, “Kürtçe”, “Ermenice”, “Rumca”, “Bulgarca”, “Lazca” gibi... Alex’in konuştuğu dil bir tek Türkçe olamazdı!.. Peki gelelim sonuca... Bir pazar günü bu zorlama benzetmeleri niye yazdık? Çünkü TV’lere çıkan herkes “Ağzı olan konuşuyor” misali neler söylüyor. Tarihsel gerçekler ortada iken; her fırsatta, tarihimizi, inançlarımızı, kültürümüzü, hoşgörümüzü küçümseyip; kendimizi değersiz bir varlık gibi hissetmemize yol açıyorlar. Bizi biz yapanları değersizleştirmek için yoğun bir mesai içindeler? Niye? Gelinen bu durumu, “toplumsal değerlere yabancılaşan aydın tavrı” diye kolay/yüzeysel bir değerlendirme yaparak savuşturmak biraz saflık olmaz mı?
Uykudan önce isyan masalları
ANADOLU ’da Türkler ve Kürtler bin yıldır koyun koyuna yaşıyor. Bin yıllık kardeşlik unutturulmak isteniyor sanki. Bazı Kürt aydınlar TV’lere çıkıp “İlk taşı biz atmadık” diyecek kadar tarihi sulandırıyor. 19’uncu yüzyıl başında başlayan Kürt ayaklanmaları, sanki despotluğa karşı bir isyanmış gibi anlatılıyor. Ne kadar ayıp. Kürt derebeyleri topraklarının ellerinden alınmasına karşı çıktılar; hepsi bu. Üstelik Osmanlı sadece Kürt derebeyliklerini değil Balkanlar’daki Türk derebeyliklerini de dağıttı. Doğu’da Bedirhani Bey’i tasfiye ettiyse Batı’da da Tepedelenli Ali Paşa’yı ortadan kaldırdı. Osmanlı, feodal derebeylere son vererek yeni bir devlet yapılanmasına gitti. Derebeylikleri yıkıp ortaçağa son verip Rönesans’ın yolunu açan Avrupa gibi “modern” olmak istediği için yaptı bu tasfiyeyi. Hepsi bu. Tanzimat Fermanı hangi ihtiyacın sonucu doğdu? Gerek Türk gerekse Kürt derebeyleri “yeni döneme” karşı durdular. İsyanın nedeni budur. Daha ortada milliyetçiliğin “m”si bile yokken TV’lere çıkıp nasıl ahkâm kesiyorlar anlamak zor. Bunlar neyin uzmanı? Osmanlı nezdinde Türk’ün Kürt’ten, Kürt’ün Türk’ten hiçbir farkı yoktur; bunu bilmeyen mi var hâlâ. Hissiyatla, hamasetle tarih yazılabilir mi?
Kürtlerin resmi tarih tezi herkese hayırlı olsun
DENİYOR ki “Kemalistler ‘Türkçe konuş’ diyerek Kürt halkına baskı uyguladı.” Ne zaman yaptı bunu? Kimi diyor ki, Şeyh Said ayaklanmasından sonra. Breh... Breh... Breh... İsyan 1925 yılında oldu. “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası ise 1933 yılında. Demek Ankara, sekiz yıl ne yapacağını düşündü! Şaka bir yana, daha önce bu sayfada yazdım. 1933 yılında, İstanbul’daki yabancı Wagons-Lits Şirketi görevlisi Naci Bey’in Türkçe konuştuğu için işten atılmasını protesto eden Milli Türk Talebi Birliği mensubu öğrenciler “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası başlattı. Ardından Bulgaristan’daki Türk mezarları tahrip edilince, bu kampanya ülke genelinde yaygınlaştı. Mitingler yapıldı. Hatta bazı göstericiler azınlık mezarlarını tahrip etmek isteyince güvenlik güçlerince zorla durduruldu. Bu olayın ne ilgisi vardı; Kürtçe konuşmayla! Ayrıca... “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası iktidarın halka değil; sokağın iktidara dayattığı bir sonuçtur. TV’lerde dile getirilen bu tür gayriciddi iddiaların bir amacı var: Kürtlerin “resmi tarih tezini” oluşturmak. Biz yıllardır Türk resmi tarih tezine karşı yazıp çiziyoruz; bir de şimdi karşımıza Kürt resmi tarih tezi çıktı; iyi mi? Cemşid Bender (Mehdi Halıcı), Anadolu’daki tüm kültürel varlıkların hepsinin Kürt kökenli olduğunu iddia ederdi. Çok da kitap yazdı. Örneğin, Türk Sofrası diye bir mutfağın bulunmadığını, buradaki tüm yemeklerin Kürt yemekleri olduğunu söylerdi. “Yapma Cemşid Ağabey, Anadolu uygarlıklar beşiği, herkes sofraya kendinden bir tabak yemek koydu; siz nasıl hepsinin Kürt yemeği olduğunu söylersiniz” derdik. O iddiasından vazgeçmezdi. Özellikle yoğurt konusuna çok takıntılıydı. Kaşgarlı Mahmud’un “Divan-ı Lügat’üt Türk” ve Yusuf Has Hacib’in “Kutadgu Bilig” adlı eserlerinde bugünkü anlamında yoğurt kelimesinin kullanıldığını söyleyerek tezine karşı durduğumuzda bizi dinlemek istemezdi. Nur içinde yatsın; iyi adamdı; bu toprakların aydınıydı. Victor Hugo’un bir sözü vardır: İyi olmak kolaydır, zor olan adil olmaktır.
Bu vahşetin emrini kim verdi
CNN TÜRK’te altı yıldır Türkiye’nin sözlü tarih çalışması olan “Oradaydım” adlı belgeseli yapıyoruz. Geçen yıl başımızı “belaya” soktuk! 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan vahşeti, eski milletvekili Nurettin Yılmaz’a anlattırdık. Hakkımızda 301’inci maddeden dava açıldı. Biz öyle dünya ve Türkiye medyasını “Bizi yargılıyorlar” diye ayağa kaldırmayı bilmediğimizden (!), mahkemeye gidip kendimizi savunduk ve beraat ettik. Haberi alan bazı taraflı gazeteler olayın üzerine gitti. Öyle ya aradan yıllar geçmiş ve hâlâ birileri Diyarbakır Cezaevi’ni belgesel yaptığı için yargılanıyordu. Ancak, belgeseli bizim yaptığımız ortaya çıkınca duraladılar. Yine de haberini yaptılar; tabii bizim adımızı vermeden!.. Bu anekdotu niye yazdım? Diyarbakır Cezaevi kapatıldı. Ardından tartışma başladı; müze olsun diyenler çıktı. Diyarbakır Cezaevi vahşeti 12 Eylül darbesinin yıldönümünde de sık sık dile getirildi. İyi de yapılıyor. Çünkü insanlık suçu olan bu vahşet tarihimizin en büyük ayıplarından biridir. TV’lere çıkıp konuşanlar, gazetelerde makale yazanlar, Diyarbakır Cezaevi vahşetini Türkiye’ye ilk duyuran yayın organının hangisi olduğu yazmıyorlar. Niye? Bilmiyorlar mı? Biliyorlar, çok iyi biliyorlar. “Diyarbakır Cezaevi’nde Allah Yok!” manşetiyle/kapağıyla bu insanlık suçunu Türkiye’ye ilk duyuran yayın organı 2000’e Doğru dergisi oldu. Tarih: 12 Temmuz 1987. Durun, bir sözüm daha var: Kürt Açılımı konuşulup tartışılıyor. İyi de oluyor. Turgut Özal’ın Kürt meselesine ne kadar demokrat, ne kadar liberal baktığı söyleniyor. Eğer ömrü yetseymiş bu sorunu çözebilirmiş. Çözer miydi bilmem; on yıllık iktidarında (1983-1993) çözemedi. Meselem bu değil; benim anlamadığım başka bir konu var. Bugünlerde hep Diyarbakır Cezaevi vahşetinden bahsediliyor. Ancak kimse o dönemdeki Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanı’nın kim olduğunu söylemiyor. Ben yazayım: Kemal Yamak! Kenan Evren’in özel isteğiyle bölgeye gönderildi. Kemal Yamak vahşetin bir numaralı sorumlusudur. Peki Kemal Yamak emekli olduktan sonra ne yaptı? Turgut Özal Başbakanlığı döneminde Yamak’ı önce Başbakanlık Danışmanı olarak yanına aldı. Sonra Çankaya Köşkü’ne çıktığında ise Kemal Yamak’ı Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’ne getirdi. Bugünlerde; bazı aydınlar bir yanda Diyarbakır Cezaevi vahşetini yazıyor diğer yanda yardımcılığını Kemal Yamak’ın yaptığı Turgut Özal’ı övüp göklere çıkarıyor. Bu ne yaman çelişki anne! Öyle ya vurun Kenan Evren’e; tek suçlu o! Son bir ekleme yapmalıyım: Hasan Celal Güzel Ağabey, TV ekranına çıkıp; ANAP olarak 12 Eylül darbesine karşı nasıl kahramanca mücadele verdiklerini söyleyerek, hasta yatağımda bile kahkaha atmama neden oldu ya artık ne diyeyim, Allah ondan razı olsun. Bir biz öğrenemedik şu darbelere karşı nasıl mücadele edileceğini... Baksanıza her darbede içeride olanlar yine cezaevinde... Her darbede yıldızı parlayanlar yine pek revaçta...
"Son yılların en büyük sel felaketlerinden biri olan ve onlarca can kaybına ve büyük yıkıma sebebiyet veren, İkitelli Bölgesi'ndeki afette mağdur olan tüm yurttaşlarımıza başsağlığı ve geçmiş olsun dileklerimizi iletir, yakınlarını kaybedenlere Allah'tan sabır dileriz.
Yaşanan bu felakette, Vodafone Türkiye de mağdur olmuş, 80 çalışanımızın görev aldığı, İkitelli Basın Ekspres Yolu üzerinde bulunan veri santralimiz tamamen kullanılamaz hale gelmiştir. IT ve Telekomünikasyon sistemlerimizde geri döndürülemez tahribatlara sebep olan afet sonrasında, bu santralden hizmet verdiğimiz ve abonelerimizin yüzde 20'sini oluşturan İstanbul Kuzey Batı ve Trakya Bölgesi'ndeki toplam 3.8 milyon abonemizin iletişimleri etkilenmiştir.
Bu vahim ve yıkıcı felaket sonrasında uygulanan "Vodafone iş sürekliliği programı çerçevesinde, konularında uzman, yetkin ekiplerimiz ve iş ortaklarımızla, büyük bir özveri ve emekle çok başarılı bir çalışma sergileyerek, tüm şebekemizi çalışır hale getirmiş bulunmaktayız. Bu sabah saat 08:00 itibariyle 3 milyon ve bugün saat 13:00 itibariyle de diğer 800 bin abonemizin konuşma problemleri çözülmüştür.
Bu yoğun çalışmalar esnasında başta Türk Telekom olmak üzere Nokia Siemens Network, Alcatel Lucent, Huawei, Telkom gibi iş ortaklarımızla ve tüm altyapı yüklenicilerimiz ile elele çalışılmıştır. Tüm iş ortaklarımıza ve değerli personelimize özverili destek ve çalışmalarından dolayı teşekkür ederiz.
Böyle bir felaketin bir daha tekrarlanması dileğiyle, bu sürede bizlere sabır ve anlayış gösteren abonelerimize teşekkür ederiz.
Hemen hemen üç yıldır blog yazıyorum... Günlük tarzı, deneme tarzı, içimden geldiği gibi, gelmediği gibi, hüzün kokan, acı veren, bazan anlık , bazan yaşanmamışlık, bazan yaşanmışlık, bazan olduğu gibi, bazan gel_git içinde anlamsız; hepsi ben_im!... Hani olur ya, bu bir tür rahatlama... Kimi insan içindeki boşluğu alkol alarak, kimi seyahat ederek, kimisi alışveriş yaparak, kimisi görmezden gelerek, yoksayarak, olmamış ama olsun varsayımlarını hiçe sayarak, yaşayıp gider... Ben de ferkul olarak yazmayı seçtim, bunaldığımda, bir boşluğa düştüğümü hissettiğimde, yaşanmışlıkları kaldıramayacağım anlarda, olmasını istediğim hayaller kurduğumda ve var olan bütün herşeyi ve herkesi olduğu gibi kabullenmekte zorlandığımda, kısaca; kendimi aşmaya çalıştığım her anda; yazmayı seçtim... Hüzün koksa da yazdıklarım, çoğunlukla acı verse de , okunsa da, okunmasa da, hatta bloglar içinde çalınsa, altına kendi imzalarını atsa da okuyanlar, hoşgörülüyüm, en azından okunmuş, beğenilmiş ve seçilmiş ; diyorum... O sizin okuduğunuz her cümlesi umutsuzluk ve olmaması gereken her şeyi anlatan ve haykıran satırları yazdığım zaman, rahatlıyorum... Yazmak benim için içimi dökmek, boşalmak, kuyuya salıvermek gibi bütün boş kovayı; sonra da oturup dinlemek çıkardığı sesi...
Hayalimdi; yazdıklarımın bir dergi veya elle tutulur bir kağıtta görmek... Bunun için kendi çabamla ve tek kalem, kendim!... Yola çıktım...
Dergimin adı ŞİİRİMSİ , TEK KALEM _DEN, yani hepsi benden... DİYOR ŞİİRİMSİ İŞTE İLETİŞİM ADRESLERİ ;
Ferhunde'nin Mithat Kara ile evlenip, evin yeni sahibi olduğunu öğrenen Ali Rıza Bey büyük yıkıma uğrar. Bu beklenmedik darbeyle sarsılan aile şaşkınlık yaşarken, Ferhunde de zaferinin tadını çıkarmaktadır.
Şevket'in bu duruma sessiz kalması elbette mümkün değildir. Mithat Kara onlara karşı mahcup olsa da, eşi olarak Fer-hunde'yi sahiplenmek ve savunmak durumundadır. Onun da Şevket'e karşılık vermesiyle işler iyice çığırından çıkar ve evde büyük bir kavga yaşanır. Bir anda kendilerini sokakta bulan Tekin Ailesi, Necla'nın evine sığınmak zorunda kalır. Durumu kabullenmek hepsi için çok zordur ama doğup büyüdüğü evi Ferhunde'ye bırakmak en çok Ali Rıza Bey'in ağrına gitmektedir. Yaprak Dökümü üç sezondur ekranın kralı durumunda; bu krallık belli ki yayında kaldığı yeni sezonda da devam edecektir. Yarın iki tane çok sevilen dizi daha perdesini açıyor. Kanal D'de Aşk-ı Memnu başlarken, atv'de de Parmaklıklar Ardında seyircisiyle buluşacak olmanın mutluluğunu yaşıyor. Cuma günü ise yeni sezonun en iddialı yapımlarından Özgü Namal ve Mehmet Aslantuğ'lu Hanımın Çiftliği başlıyor. Onu anlatmak da cuma günkü Bizim Ekran'a kalıyor.
O kadar çok sebebi var ki! Peki neler yapılabilir?
Omurga ve bel sağlığını genç yaşlarımızdan itibaren korumamız gerekiyor. Bu konudaki yetersiz bilgilenme, sigara alışkanlığı, duruş ve oturuş bozuklukları, hareketsiz yaşam tarzı gibi nedenlerle oluşan bel ağrıları günlük yaşamı zorlaştırıyor.
Doç. Dr. Serdar Özgen, tüm bel ağrıları içinde yüzde 3-5'inin bel fıtığından kaynaklandığını, yüzde 95'inin sebebinin bel fıtığı olmadığını söyledi.
Omurgamızda belirli bir düzende bulunan ve omurlar arasında yastıkçık görevi yapan disklerin su tutma yeteneği vardır. Bu özellik sayesinde elastik hale gelen diskler tüm vücudun yükünü emerek omurgaya hareket imkanı sağlar. Çocuklarda disk son derece elastiktir. Bu sebeple çocuklarda bel fıtığı olma olasılığı son derece düşüktür. Omurgayı günlük yaşamda kötü kullanmak, geçirilmiş travmalar, aşırı zorlamalar, genetik ve omurganın yapısal faktörleri, yaşlanma, çeşitli çevresel faktörler diskin su tutma özelliğini kaybettirebilir. Diskler, su tutma özelliğini yitirince elastikiyetini, kalitesini ve fonksiyonunu kaybeder. Üstüne binen yükü taşıyamamaya başlar. Bu da MR’da siyahlaşmış hafif taşan bir görünümle ortaya çıkabilir. Bu duruma halk arasında fıtık veya fıtık başlangıcı olarak adlandırılmaktadır.
Aslında bu nitelendirmenin yanlış olduğuna değinen Doç. Dr. Serdar Özgen şöyle konuştu:
“Çünkü biz biliyoruz ki bütün bel ağrıları içinde yüzde 3 ve 5’i gerçek bel fıtığı nedeniyledir. Yüzde 95’inin sebebi bel fıtığı değildir. Sonuç olarak disk, üstüne binen yükü iyi kaldıramadığı zaman omurlar arasındaki diğer dokulara yüklenme olur. İki omur arasındaki hareket ve düzen bozulabilir. Faset eklemleri aşırı yüklenir. Omurganın dizilimi, eğrilikleri değişir. İnstabilite dediğimiz “fizyolojik olmayan oynaklık meydana” gelebilir. İleri durumlarda bel kaymaları da ortaya çıkabilir. Bunlar da bel ağrısına sebep olabilir. Salt bozulmuş, MR’da siyahlaşmış gözüken dejenere disk hastalığı ise yüzde 5-10 arasında cerrahi müdahale gerektirir. Bel fıtığı ise iki omur arasındaki yastıkçık görevi yapan diskin, kendisini sınırlayan ve dışarı çıkmasını engelleyen dokuyu itmesi ve kendisini sınırlayan dokunun olduğu yerden çıkarak bacaklara giden sinirlere bası yapması demektir. Tüm gerçek bel fıtıklarının da sadece yüzde 15’ine cerrahi tedavi gereklidir.”
Yüzmek Omurgayı Hafifletiyor
Su kaldırma gücünden dolayı insanın omurgasını hafifletiyor. Omurganın üzerinde bir baskı oluşmuyor. Bu sayede omurganın çevresindeki tüm destekleyen kaslar ahenkli bir şekilde çalıştırarak rahatlamanız mümkün olabilir. Su aynı zamanda insanların gerginliğini de ortadan kaldırır. Ruhsal stres kas gerginliğini artırarak ağrılara neden oluyor. Bunun için sıcak su kas gerginliğini çözer. Masaj, dingin ortamlar, motivasyon sağlayan her şey kas ağrılarını hafifletirken, ruhsal gerginlik, sıcak soğuk değişimleri, cereyanda kalmak, aşırı kötü kullanmak kas spazmını artırır. Buna maruz kalanlarda genel vücut ve bel ağrıları da artar. Bu tip hastalara kas gevşetici verilmesi gerekir, ağrı kesicilerden yeterince fayda görmez, kas gevşetici, masajdan fayda görür.
Sigara Omurgaya Zarar Veriyor
Omurgadaki disklerin damarı yoktur. Diskler komşu kemikteki maddelerin damar yapısından sızmasıyla beslenir. İçilen sigara bu geçiş işlemini bozduğundan dejenere disk hastalığına sebep olur. Bu nedenle bel ağrısı olanların tüm sağlıklı insanların diskin kalitesini bozmaması için sigarayı kullanmaması öneriliyor. Üstelik sigaranın cerrahi tedavi sonrası kemik kaynamasını engellediği biliniyor. Doç. Dr. Serdar Özgen, dejenere disk hastalığında diskin elastikiyetini kaybetmesi sonucunda, üzerine binen yükü iyi taşıyamadığı için ani yük artışlarında kıkırdak ve jölemsi dokunun hapsolduğu yerden dışarı çıkarak gerçek bel fıtıklarına neden olduğunu söylüyor. Dejenerasyon, yürümeye başladıktan itabaren oluşur. Ancak MR bulgularıyla değerlendirildiğinde 30’lu yaşlardan sonra daha sık görüldüğü bilinmektedir.
Şişmanlarda Omurga Daha Hızlı Yıpranıyor
Uzun boylularda kas yapısının güçlü olmaması, omurganın mekaniği açısından ağrıya neden olabilir. Bu hastalar sadece boyları uzun olduğundan özellikle boyun, sırt, bel kaslarına çok önem vermek zorundadır. Şişmanlarda ise durum daha farklıdır. Çünkü omurgaya binen her kilo, omurga, disk ve bağ dokusunun zamanından önce yıpranmasına neden olur. Şişman hastalar belli bir düzende zayıflatılırken, kaslarının hacim ve gücünün artırılması lazım. Sadece kilo vermek yetmez. Kas yoğunluğunu da artırmak lazım. Şişmanlarda bozulmaya bağlı şikayet görülürken, osteoporoz riski az olur, kemik üstüne binen yükle doğru orantılı olarak güçlenir.
Diskin İçindeki Basınç, Ayaktayken 225 Kat Artıyor
Disk içi basıncı insan yattığı zaman 25, yürüdüğü zaman 100, oturduğu zaman 225 kat oluyor. Bunun için bel ağrıları sıklıkla masa başında çalışanlarda görülüyor. Basıncın ani artışlarında bel fıtığı daha çok oluyor. Bunun için kişilerin aynı pozisyonda 15 dakikadan fazla kalmamasını önerdiklerini belirten Doç. Dr. Serdar Özgen, “Eğer 15 dakikadan fazla aynı pozisyonda kalırsanız şikayetleriniz de, disk içi basıncınız da artar, omurganın taşıma yeteneğinde bozulmalar olur. Ofis çalışanlarının en sıklıkla yapacağı şey, aynı pozisyonda kalmamaktır. Yürüyecekler, hareket edecekler, konum değiştirecekler” dedi.
Neler Yapılmalı?
Ergonomik şartların değiştirilmesi gerekiyor, omurgaya uygun çalışma şartları yaratılmalı.
Otururken kişinin mutlaka sırtını yaslaması gerekiyor.
Bel boşluğuna uygun, çukura girecek küçük yastıklar kullanılmalı.
Otururken sağa sola eğilmeyeceksiniz, eğilirseniz basınç 300-350 ye çıkıyor.
Öne eğilmiş durumda -yüz yıkarken- sağa sola eğilmek yanlış. Çünkü bu hareket disk içi basıncı artırıyor, omurganın balansını bozuyor.
Omurgada eğrilmeler olduğu takdirde, kasılmalar ve dolayısıyla boyun, bel ve sırt ağrıları artıyor.
Sağlıklı beslenme, dinamik yaşam ve düzenli egzersiz unutulmamalı.
Freegan, free (özgür) ve vegan (vejetaryen) kelimelerinin birleşerek oluşturduğu yeni yetme bir akıma yani freeganizme tabi olan insanlara verilen isim. Freeganlar lüks tüketime ve israfa tamamen karşılar ve tabiri caizse ikinci el yemek tüketiyorlar. Bu işi de çöp karıştırarak gerçekleştiriyorlar. Bu insanlar dünyada mevcut olan tüketim çılgınlığına karşı kendilerince bir akımını sürükleyen insanlar ve gün geçtikçe sayıları artıyor.
Çöp Sağlıksız Mı? Karavandan bozma evinde çöplükten topladığı sosisleri kızartarak kendisine nefis bir akşam yemeği hazırlayan Ash Falkhingham için çöpteki tüm ürünler sağlıksız değil. Falkhingham, “Yediğim her şeyin çöplerden olması mantıklı bir yaşam seçimi. Bir süpermarket hayal edin ki; her şey bedava. Market rafları gibi. İsteyen gelip istediğini alıyor,” diyor. Freeganizmin İngiltere’deki ilk temsilcisi olan Falkhingham geçtiğimiz ekim ayından bu yana ülkeyi baştan sonra dolaşarak akımı diğer insanlara da yaymaya çalıştı. Freeganlar kendilerini evsizlerle karıştırtanlara “Benim evim dünya,” cevabını veriyor.
Tüm freeganların vejeteryan olduğunu düşünmeyin. Bazı freeganlar et ürünlerini de yiyiyor. Amerikalı genç freegan John Philips çöpün yiyecek için bir hazine olduğunu söyleyerek “Çöpten yemek sağlıksız diyorlar. İnsanlar öylesine tüketim çılgını olmuş ki paketi açılmamış olanları bile çöpe atıyor. Onlar kapitalizmin çöp kutuları olabilir, ama sosyalistlerin buzdolapları,” diyor.
Gönüllü İşsizlik “Freeganizm sadece çöpten yiyerek yaşamak mı?” diye sorulabilir. Cevap “Hayır”. Akımın takipçileri insanın kendi zamanını kontrol etme hakkı olduğuna inanıyor. Bu yüzden kendilerini kalıplara sokan, ay sonunu getirmek için onlar için çok da bir şey ifade etmeyen maaşa ulaşmak için çalışmayı reddediyorlar. Freeganların felsefelerini aktardığı internet sitesinde ‘gönüllü işsizlik’ başlığı altında bu sorunsalın nedenleri şöyle açıklanıyor: “Bizler çalışan olarak şiddet, ölüm, yok etme makinesinin çarklılarından biri haline gelmeyi reddediyoruz. Temel ihtiyaçlar giderildiği zaman alınan ekstra maaşın hiçbir anlamı yok.
Ulaşımda Freeganizm Freeganlar ekolojik dengeyi bozan taşıtlarla seyahat etmiyor. Kaykay, bisiklet gibi çevre dostu araçlar onların da dostu. Sebze yağı ile çalışan arabalar ise alternatif tercihleri. Freeganlar ev sahibi olmanın bir ayrıcalık değil o kişinin yaşamdaki hakkı olduğunu düşünüyor. Onlar terk edilmiş ya da eve dönüştürülebilecek (ağaç kovuğu, karavan vs.) her nesneyi yaşam alanı olarak kullanabiliyor.
Politik Bir Hareket Çöpe atılan yiyeceklerle besleniyor, ikinci el giysiler giyiyor, az çalışıp çok gönüllü iş yapıyorlar. Freeganizm sosyal olduğu kadar politik bir hareket olarak da yorumlanıyor. Çünkü hedef kapitalist kısır döngüyü hayata karşı freegan bir duruşla eritebilmek.